Divan Edebiyatı Ders Notları

(1/2) > >>

мσηɐ яσѕɐ:
                     DİVAN EDEBİYATI    

Divan    Edebiyatı
                  Osmanlı ülkesinde, özellikle medreseden yetişen aydın kimselerin Arap ve Fars edebiyatlarını örnek alarak oluşturdukları yazılı edebiyata, "divan edebiyatı" adı verilir. XIII. yy'dan XIX. yy'ın ortalarına kadar süren divan edebiyatı, adını, şairlerin şiirlerini topladıkları "divan" denilen kitaptan almıştır. Divan edebiyatının tarihsel gelişmesi dört dönemde incelenebilir:
Kuruluş dönemi: Geçiş dönemi; olgunluk dönemi; çöküş dönemi.

                 KURULUŞ DÖNEMİ  (XIII. yy.-XV. yy'ın ilk yarısı) Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı şairlerin yapıtları Türkçe'ye (Osmanlıca'ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneğinin kurulmasına ön ayak oldu.Gülşehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Şeyhi gibi şairler, bazen din dışı konuları, çoğunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını işlediler.


                GEÇİŞ DÖNEMİ   (XV. yy'ın ikinci yanst-XVI. yy'ın başlan): Saray ve çevresinde oluşan divan edebiyatı, bu dönemde özellikle belirli bir sınıfın (saray ve çevresi) edebiyatı olma niteliği aldı. Seçtikleri konular, genel eğilimleri, dilleri ve dünya görüşleri, şairleri bu sınıfın hizmetine soktu. Saray ve çevresinden yakın ilgi ve destek gören, ama topluma açılmayan divan edebiyatı, resmi bir edebiyat, daha doğrusu bürokratik bir edebiyat kimliğine büründü. Ahmet Paşa, Necati şiir alanında, Mercimek Ahmet, Âşıkpaşazade ve Sinan Paşa düzyazı alanında başarılı yapıtlar ortaya koydular.


                 OLGUNLUK DÖNEMİ (XVI. yy'ın başları-XVIII. yy'ın ikinci yarısı): Bu dönem, Fars edebiyatı etkilerinin en aza indiği, divan şairlerinin ve yazarlarının kendi kişiliklerini, yaratıcılıklarını en iyi biçimde gösterdikleri dönem olarak kabul edilebilir. Divan şair ve yazarları bu dönemde, etkilenme ve esinlenme yerine, özgün yapıya yöneldiler; biçim ve içerikte bazı yerli öğeler oluşturdular. Şairlerin bazıları (özellikle Şeyh Galip), "Sebk-i Hindi" akımını tanıttılar ve bu akıma uygun şiirler yazdılar. Sabit ve Nabi'nin başlattığı "yerlileşme"yse, Nedim'de ve onu izleyenlerde belirli bir bütünlük kazandı. Bu dönemin şairleri arasında Fuzuli, Hayali, Baki, Bağdatlı Ruhi, Taşlıcalı Yahya, Naili, Nabi, Nef'i, Nedim, Şeyh Galip, Koca Ragıp Paşa, yazarları arasındaysa Sehi Bey, Âşık Çelebi, EvliyaÇelebi, Kâtip Çelebi, Peçcvi, Naima, Koçi Bey, Veysi, Nergisi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi, vb. sayılabilir.


              ÇÖKÜŞ DÖNEMİ  (XVIII. yy'ın ikinci yarısı- XIX. yy'ın ilk yarısı):Osmanlı toplumunda görülen yenileşme akımları ve girişimleri, Batı dünyasıyla çeşitli alanlarda kurulan yakın ilişkiler, gazete ve dergilerin Osmanlı ülkesinde de yayınlanmaya başlanması, bazı Osmanlı aydınlarının Batı ülkelerinde öğrenim görmeleri, Batı toplumlarını ve uygarlığını yakından tanımaları, edebiyat dünyasında da belirli bir etki uyandırdı. Diliyle, dünya görüşüyle toplumdan kopuk olan dîvan edebiyatı, yeni Osmanlı aydınları tarafından eleştirilmeye başlandı. Böylece, divan edebiyatının kendi çerçevesi içinde en güzeli yapılandırma, en güzel deyişe varma anlayışı değişmeye, edebiyatı toplumun eğitilmesinde, ahlâkının düzeltilmesinde, çevresini tanımasında ve değiştirmeye yönelmesinde etkin bir araç olarak görme eğilimi yaygınlaşmaya başladı. Divan edebiyatı, ilk sivil gazetenin çıkış tarihi olan 1860 yıllarında sona ermiş kabul edilmektedir.

               Edebiyat eğitiminde ve öğretim programlarında “Divan Edebiyatı” adıyla geçen ve XII ve XIX. yüzyıllar arasındaki sürecin ürünleri olan eski edebiyat metinleri, altı yüzyıllık Osmanlı kültür ve uygarlığının verileridir. Her ne kadar son yıllarda adı üzerinde klâsik şair, yazar ve eserler esas alınarak veya beslendiği kültür ve felsefî kaynaklar ölçüt alınarak tartışmalar yapılmış,“Klâsik Edebiyat”,“Klâsik Türk Edebiyatı”, “İslâmî Edebiyat”, “İslâmî Devir Türk Edebiyatı” (1), gibi adlandırmalarla sınıflandırılmışsa da bizim amacımız, adla ilgili tartışmaları, alan uzmanı bilim adamlarına bırakarak, Divan Edebiyatını hangi metinlerle ne ölçüde öğretme olup işi, eğitim açısından ele almaktır. Bu nedenle, şimdilik yaygın kullanımı olan Divan Edebiyatı adını tercih ettik.

               XVI. yüzyılın sonunda, önce duraklayan sonra da hızla çöküş dönemine giren Osmanlı Devleti’nin çöküşüne paralel olarak edebiyat da çöker. Vefasızlığından yakınılan, uğrunda acı çekilip göz yaşı dökülen hayalî sevgili tipi, mecaz, mezmun ve istiarelere dayalı kuralcı anlatımı, güncel ve gerçek yaşamdan uzak, yapay ve abartmalı kurgusuyla Divan Edebiyatı,Batıya yönelmeyi hedefleyen yeni edebiyat anlayışına ve esaslarına ters düşer. Nitekim, toplumun eğitimini ve medenileşmesini esas alan, halkın gerçeklerine dayanan somut eserler vermeyi amaçlayan Tanzimat Döneminin büyük şairleri Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ai Suavi eski edebiyat yerine yeni edebiyat tarzını benimserler.

              Yeni kurulacak edebiyatın esaslarını “Lisân-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir” adlı uzun makalesinde açıklayanNamıkKemal, edebiyatın tanımını yaparak“Fikrin gelişmesine ve toplumun eğitilmesine olan büyük hizmetinden” söz eder. Divan Edebiyatının “realite ile ilgisizliğine, sunî’liğine ve boşluğuna”(2) değinir.

             1868’de Hürriyet gazetesinde çıkan Şiir ve İnşa makalesinde, Divan Edebiyatını millî olmamakla suçlayan Ziya Paşa, “gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğunu” (3)söyler. Altı yıl sonra yayımladığı üç ciltlik Harâbât antolojisinde ani bir dönüşle övdüğü Divan Edebiyatının propagandasını yaptığı gerekçesiyle de Namık Kemal’in Tahrib-i Harâbat ve Takip adlı eserlerinde ağır eleştirilere hedef olur.

             Peki ama, günümüzde artık yaşamayan, Yahya Kemal’in deyişiyle “nadir insanların anlayıp zevkine vardığı bir tarihî çağrışım vasıtası” olan eski edebiyatımızdan geride kalan kalıcı değerler, güzellikler yok mu?Biz bunları genç kuşaklara nasıl aktarabiliriz. Onlara özellikle eski şiirimizi nasıl sevdirebiliriz?

              Kuşkusuz, fikir ve sanat dokusu; teşbih, istiare ve mazmunlarla örülmüş, yaratıcılığı ses ve estetik üzerine kurulu, özgün şiir diliyle yazılan eserleri inceleyip yorumlamak uzmanlık işidir. Ancak, kültür ve uygarlık değişimine koşut olarak değişen zevk ve anlayışa, dil tasfiyesine rağmen, sanat ve söyleyiş mükemmelliğiyle kendisini kabul ettiren bu edebiyatı öğrencilere tanıtıp sevdirmek de edebiyat öğretiminin amaçları arasındadır. Peki ama, bu konuda niçin zorlanıyoruz?Önce, bunu irdeleyelim:

         1.DİL FAKTÖRÜ

               Divan Edebiyatının büyük şairlerinin eserlerini,Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğunlukla kullanıldığı bir dille yazmaları, bu dili kültür ve sanat dili olarak yüzlerce yıl işlemeleri, sanat kaygısıyla Türkçe’ye gereken önemi vermemeleridir. Tanzimat döneminde, Maarif-i Umûmiye Nizamnamesiyle (1869) Türkçe öğretim dili kabul edilip bağımsız ders olarak öğretim programlarına girmiş, Cumhuriyet döneminde yapılan harf ve dil devrimiyle değer görmeye başlamışsa da daha önceki yüzyılların ürünü olan Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğun olarak yer aldığı metinlerle günümüz öğrencisi doğal olarak bağ kuramamıştır.

             Bu metinlerin anlaşılmasını güçleştiren başlıca etken, açık olmayan şiirsel anlatımın Arapça, Farsça kelime ve kelime gruplarında iyice örtünmüş olmasıdır.”(4)

             Kendi çağında anlaşılır bir şehirli Türkçesi kullanılmasına rağmen,Bâki’nin, liselerde de okutulan Kanunî Mersiyesinde yer alan,

Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü neng

Ta key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bidireng

beytinde tek Türkçe sözcük bulunmazken veya Nefî’nin,Sultan I.Osman’a yazdığı kasidedeki

Aftâb-ı bahr ü ber sâhip-kırân-ı şark ü garb

Şehsüvar-ı nâm-ver râyet-güşâ-yı safderi

              beytinde gene tek Türkçe sözcük yer almazken, öğrencilerin bu ve benzeri metinlere ilgi duyup sevmeleri beklenemez.

              Sorun, sadece Arapça ve Farsça’dan alınan sözcükler değildir. Çünkü, kültür etkileşimi sonucu, aşağı yukarı tüm dünya dillerinde yabancı sözcükler vardır, olması bir ölçüde de doğaldır.Ancak, Türkçe’ye sözü edilen dillerden sözcük alınmakla kalınmamış, dil kuralları da olduğu gibi alınmıştır.

              Osmanlıca’nın sakatlığı yalnız üç dilin kelimelerinden toplanmış olmasından değil, bu dillerin kurallarının da olduğu gibi Türk diline aktarılmış bulunmasındadır. Bunun da adı “kavâid-i Osmaniye”dir (5).

              Medrese dili olan Arapça, Tanzimat döneminde rüşdiyeler açılınca bu okullara da “kavâid-i Osmaniye” adıyla girmiş; Emsile, Bina, Maksûd,Türkçe’ye çevrilerek okutulmuşsa da ağırlık gene Arapça’da olmuş, Türkçe gene ikinci plânda kalmıştır.

              Böylelikle, “kavâid-i Osmaniye” dedikleri Türkçe dil bilgisinin ağırlık merkezi Arapça’nın kuralları olmuş, Farsça’nın kuralları da buna katılmış, Türkçe’nin kuralları ise, önemsiz bir bölüm olarak bunlara eklenmiştir”(6).

               Kur’an dili diye kutsal sayılan ve söz varlığı açısından zengin bir dil olan Arapça’nın tüm bâbları (kalıpları) alınmış, kamus ve ferhenglerden (Arapça ve Farsça sözlüklerden) sanat ve hüner amacıyla yığın yığın sözcük aktarılmıştır.

               Canlı bir organizma olan dilin gerçek yaşamla bağlantısını dikkate almayan, onun toplumla iletişimini, millî birlik ve bütünlüğü sağlamadaki işlevini hesaba katmaya Divan şairleri, bunun bedelini unutulmakla ödemişlerdir.

               “Dil üzerinde düşünmeyiş, dil ile edebiyat, dil ile hayat arasındaki derin münasebet hakkında sağlam bir görüşe sahip olmayış bize çok pahalıya mal olmuştur. Arapça ve Farsça ile Türkçe arasındaki farkı hesaba katmayan Divan şairleri, bu gafletlerinin cezasını unutulmakla, yani ölümle ödemişlerdir. Dil, sıkı sıkıya millî varlığa, hayata ve cemiyete bağlıdır. Bu basit hakikati Türk edebiyatçıları çok geç, yirminci yüzyılın başında öğrenmişlerdir”(7).

                                                    2. KÜLTÜREL DEĞİŞİM FAKTÖRÜ 

               Eski metinlerin genç kuşaklar tarafından anlaşılmasını engelleyen veya zorlayan önemli bir neden kültür değişimidir.

               Bilindiği üzere,Türklerin, müslümanlığı kabul edişlerinden sonra İran etkisiyle gelişen Divan Edebiyatı, “ümmet kültürüne” dayanmaktadır. Beslendiği toplumsal ve felsefî kaynaklar; Kur’ân ayetleri, hadisler, peygamber ve evliya kıssaları, tasavvuf ve tasavvufî motifler, İran ve Arap hikâyeleri, yerli ögeler, günlük yaşamdan sahneler, yer yer hurafelerle karışmış bilgilerdir.

               Osmanlı kültür ve uygarlığının bir yansıması olan bu edebiyat, toplumun geçirdiği kültür ve uygarlık değişimine koşut olarakCumhuriyetin lâik ve millî kültür kaynağından yetişen günümüz kuşaklarına hitap edememektedir. Çünkü, artık eskiyen, ona yabancılaşan sadece Divan Edebiyatı değil, onu biçimlendirip ortaya çıkaran Osmanlı kültür kaynakları ve verileridir.

               Günümüz kuşakları, genel olarak, söz konusu bu kültüre, bu arada doğallıkla divan şiirine yabancı düşmüştür. Çünkü onlar bu eski kültürle değil, yeni, değişik bir kültür kaynağından beslenmişlerdir. Divan şiirinin yukarıda belirttiğimiz temel kaynakları, onlara tanımadıkları bir dünyadan ses verir. Onlar, tarikatın da şeriatın da yabancısıdırlar. Oysa, bu şiire yaklaşabilmek için daha bu türden kavramlara gelmeden, söz konusu kültürün en ilkel verilerini bilmek gerekir.”(8)

               Ayrıca, bu edebiyatı, kültür zenginliği ve yüksek zevki nedeniyle de anlayıp yorumlamak zordur.

               “Evet, bu edebiyatı anlamak güçtür. Büyük bir kültür zenginliğine muhtaçtır. Bu kültürü elde edip bu sanat mahsullerini avucu içine almak, yüksek tefekkürün verdiği yüksek zevke erişmek demektir. Bu büyük nimetin külfeti de büyüktür.”(9)

               Dünya görüşü, yaşam felsefesi, sanat anlayışı, konuların işleniş tarzı, imaj, söz ve ses oyunları, dil ve üslûbuyla tarihe karışan eski edebiyat metinleri, ihmalin dışında, geçirdiği medeniyet değişiminin doğal sonucu olarak zamanın tahribatına da uğramış, genç kuşakların kendisiyle bağlantı kurup anlamasına fırsat vermemiştir.

               “... yüzyıllarla ifade edilen zaman farklılığının getirdiği tarihî, sosyal ve kültürel kopuklukları saymak gerekir. Eski Türk edebiyatı metinlerini bu engelleri aşabildiğimiz ölçüde anlayabiliriz.” (10)

         

мσηɐ яσѕɐ:
3.ÇEVİRİ FAKTÖRÜ

               Eski metinlerin genç kuşaklara ulaştırılıp sevilmesinde zorluk çekilen bir başka husus da “çeviri” sorunudur. Kendine özgü sözcük ve söz gruplarından oluşan, çeşitli mecaz, istiare ve benzetmelerle anlamlandırılmış, estetik değer taşıyan sanatlı bir anlatımı düz yazıya çevirme, kuşkusuz uzmanlık gerektiren bir alandır.

               Bilindiği üzere, eski edebiyatta manzum bir metin önce “düz yazıya” çevrilir. Ardından “günümüz Türkçesiyle” açıklanıp içeriği -söz ve anlam sanatlarının çağrıştırdıkları- okuyucuya aktarılır. Ancak, bu çevirilerde şiir, duygu, ahenk hatta anlam kaybına bile uğrayabilmektedir. Dili anlaşılır, günümüz kuşaklarının anlayabileceği kadar yalın metinler bu sorunu bir ölçüde ortadan kaldırabilir. Öğrencinin de şiirden doğrudan zevk almasına yardımcı olur.

                 eski şiiri anlamak için onu düz yazıya çevirip günümüz Türkçesiyle ifade etmek, dile çekilen yabancılıktandır. Ahmet Haşim’in,“şiir nesre kabil-i tahvîl olmayan nazımdır” tanımı elbette çok doğrudur. O yüzden de düz yazıya çevrilerek günümüz Türkçesiyle ifade edilmiş şiir, ahengi ve duygusal yönü kayıplara uğrayarak, şiirsel anlatımdan aldığı derinliği yitirerek okuyucuya ulaştırılmıştır. İşte bu yüzden seçilen metinler günümüz Türkçesine ne kadar yakın olursa, okuyucu şiiri o kadar doğrudan tatma imkânına kavuşacaktır.”(11)

               Şairlerin anlatım güçlerini ve ustalıklarını büyük ölçüde yeni ve orijinal söyleyişlere bağladıkları eski şiirde ahenk, anlamdan daha fazla öneme sahiptir. Anlamın pek dikkate alınmadığı, söylenenin değil, söyleyiş tarzının önem taşıdığı bu şiirde “ses” unsuru ön plânda gelir. Bu nedenle şiirin ahengini bozmadan, sözcükler anlam açısından işlenebilir.

               “Çünkü Divan şiiri yüzde seksen, bir ses edebiyatıdır. Onu elden geldiğince sesi, havası, arkaik dünyasıyla, bazen birkaç sözcük katarak bazen de çıkararak aktarmalıyız”(12).

               Özellikle metnin yazıldığı dönemin tarihî, toplumsal ve felsefî temelleri, kültürel dokusu, edebiyat ve dil özellikleri, şairin psikolojisi hakkında yeterli birikim edinmeden sırf yabancı sözcük ve deyimlere karşılıklar bularak yapılan çeviriler, yüzeysel ve basmakalıp olmakta, metnin içeriğini tümüyle öldürmekte, okuyucunun eski şiiri anlayıp sevmesine engel olmaktadır.

               Günümüzde kimi izahlı veya açıklamalı Divan şiiri antolojileri, el kitapları veya yardımcı kitaplar bu olumsuz örneklerdendir.

               Bunun dışında, “şerh” denilen metni açımlama vardır ki çoğunlukla, Osmanlı dönemi eğitim kurumlarında ders kitapları gibi okutulmuştur. Önceleri,Arapça ve Farsça eserler için yazılan şerhler, daha sonra Türkçe yazılmış, tasavvufî metinler ile eski edebiyat metinlerini günümüz okurlarına aktarmayı amaçlamıştır.

            4.ÖĞRETİM FAKTÖRÜ 

               Lise düzeyindeki öğrenciye eski metinleri tanıtma, özellikle düzyazıya çevirip günümüz Türkçesiyle açıklama bir yöntem işi olmakla birlikte büyük ölçüde öğretmenin bu edebiyatı öğrenciye sevdirme yeteneğiyle de ilgilidir.

               Geleneksel bir yöntem olarak, eski metinlerde geçen Arapça ve Farsça sözcükler ile edebî sanatları ezberletmek, sanki bu edebiyatın öğretimini ezber üzerine kurmak, günümüz öğrencisini daha baştan soğutmakta, onun eski ama güzel metinlerden alması gereken estetik zevki tatmasına izin vermemektedir.

               “Ölü sözcükleri, gereksiz sanat oyunlarını, bunların adlarını ve tanımlarını ezberletmek, şiirin onlardan oluştuğu kanısını uyandırmak da Divan şiirinden soğutuyor günümüz insanını. Okul kitapları, bu tür uygulamalarla doludur. Dolayısıyla Divan şiirine sevgi ile bakma, ona anlamlı yaklaşım olanağını da kaldırıyor ortadan. Örüler(metinler) birer taşıl gibi sunuluyor. Sevdirme yerine soğutmaya çalışılıyor sanki”(13).

              Özellikle de aruz kalıbı ezberletmek, bunu yazılı sınavlarda ölçme aracı yaparak öğrenciyi ürkütmek, onun eski şiirle bağ kurmasını daha baştan engellemektedir.

              günümüz şartlarında orta öğretim kurumlarında aruz öğretilebileceği konusu umut verici değildir. En başarılı öğretmenlerin en başarılı öğrencileri aruzla yazılmış metinlerin ölçüsünü ezberlemekte, bunu isteyerek değil, öğretmeni istediği için, kendi eğitim açısından bir yararı bulunup bulunmadığını düşünmeden yapmaktadır” (14).

             Oysa, aruz kalıbı ezberletmek yerine her biri bir musikî makamı gibi olan vezinleri, metinler üzerinde seslendirerek öğrenciye bizzat uygulama yaptırmak, daha ilgi çekici ve zevk verici olabilir.

             Öğrenciyi, bu edebiyattan soğutan bir başka önemli sorun da öğretim programları ve ders kitaplarına alınan metinlerle ilgilidir. Şair ve yazarları kronolojik sıraya göre dizip onlardan metin seçmek, her zaman beklenen sonucu vermemektedir. Edebiyat tarihinin temel ölçüt alındığı geleneksel anlayışta metin göz ardı edilebilmektedir. Oysa, eseri anlamak, ondaki sanatı ve vermek istediği iletiyi almak temel amaç olmalıdır.

              Mazmun, mecaz ve istiarelerden örülü bir dünyası olan Divan şiirinden intikal eden kalıcı güzelliklerin nasıl yaşatılacağı, onlardaki sanat ve estetik zevkin genç kuşaklara nasıl tattırılacağının yanıtı şöyle verilebilir:

              Bu, her şeyden önce, dil ve söyleyiş tarzı, ses yaratıları, söz oyunları, imaj ve buluşları, biçim özellikleri, sanat ve estetik anlayışıyla kendi koşulları içinde gelişen özgün bir edebiyat olduğunu kabul edip ondan alabileceğimiz güzellikleri almakla mümkündür.

              “Unutmamalı ki, her devrin beşerî telâkkisi kendisine göredir. Mutlak bir insan tasavvur edemeyeceğimiz gibi, onun her zaman ve mekân için mutlak bir ifadesini de isteyemeyiz. Eski şairlerimiz güzel olmak haysiyetiyle beşerî olan eserler vücuda getirdiler. Bir tarafta olan eksikliklerini öbür taraftaki emsalsiz faikiyetleriyle tamamladılar.

               Bize düşen şey, umumî mülâhazaları bir tarafa bırakıp, altı asır süren bir tecrübenin bu asil mahsullerinden alabileceğimizi almaktır” (15).

               Batı uygarlığına geçişte, Divan Edebiyatı, dili, kültürü ve ürünleriyle çoğu kez hak etmediği kadar suçlanmış, kötülenmiş, hatta “millî değildir” diye inkâra varan sert eleştiri ve karalamalara hedef olmuştur. Özellikle, Tanzimat döneminde yeni edebiyat anlayışını yerleştirmek için bu tavrı koyanlar olmuştur.

               Bu suçlamada, Divan Edebiyatını bilimsel ölçütle inceleyip değerlendirmeme sorunu yatmaktadır. Önyargılı yaklaşımlardan uzak, bilimsel ve objektif değerlendirme yapıldığında, tek yanlı ve çekişmeli görüşlerden kurtulunacak, ortak paydalar çevresinde birleşilecektir. Bunun için de önce,Divan Edebiyatını günümüz anlayış ve ölçütleriyle değerlendirme yanlışından kurtulup ona, kendi döneminin koşulları ve sanat anlayışıyla bir bütün olarak bakmayı kabul etmemiz gerekecektir.

               İkincisi, eski metinlerden yola çıkarak günümüz insanının yaşam gerçeğine ve beklentilerine cevap veremeyiz. Ancak, hoşumuza gitse de gitmese de, Arapça ve Farsça tamlamalarla yüklü dil, mezmun ve imajlarla bezenmiş sanatlı anlatımı, gerçekçilikten ve doğallıktan uzak, yapay ve abartmalı tarzı, şekilci ve kuralcı yapısıyla Divan Edebiyatı bizimdir. İslâm felsefesi ve kültür kaynaklarından beslense de Türk insanının ruhunu yansıtır.

              “Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama divan şiirini de bırakamayız. Bizim dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir.Fuzûlî’nin gazellerini okurken, Bâkî’nin gazellerini okurken o Arapça,Farsça sözlerin altında Türkçe’nin tatlı sesini duymuyor musunuz?Suçu onlarda değil, kendinizde arayın. Karacaoğlan’a bayılırım ama Nedim’i,Galip’i okurken de kelimeleri her zaman anlamasam dahi, gene benim dilim olduğunu seziyorum, gene kendi dilimi duyduğum için yüreğim çarpıyor. Divan şairlerimizin Arapçadan Farsçadan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkarmamıştır. O sözler birer yabancıdır ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar” (16).

              Hoca Dehhanî, Âşık Paşa, Ahmedî,Necati,Fuzûlî, Bâkî,Nef’î, Şeyhülislâm Yahya, Nâilî, Neşatî, Nâbî,Nedim, Şeyh Galip gibi Türk şairlerinin mısra mısra, beyit beyit işledikleri şiirler, Türk kültür ürünleri olup edebiyat tarihimizde altı yüzyıl gibi uzun ve görkemli bir geçmişe sahiptirler. Bu ürünleri genç kuşaklara öğretmek, geçmişiyle köprü kurarak geleceklerini daha sağlam kurabilmelerini sağlamak da eğitimin görevidir.

              Kaldı ki Divan Edebiyatından günümüze kalan pek çok kalıcı değer ve güzellikler vardır. Zirve şahsiyetlerin, “mısra-ı berceste”denilen en seçkin, en güzel mısra ya da beyitlerinden yola çıkarak bu metinleri sevdirip öğretmek mümkündür.

             “Eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. Yeknesaklıktan Fuzûlî ve Nedim gibi şairler bile gözden düşer.En doğrusu bu büyük ruhların berceste mısralarını veyahut beyitlerini bir antolojide okutmaktır. Çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denilebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır”(17).

             “İşte eski şiir hakkında hüküm vermek lâzım geldiği zaman asıl düşünülmesi lâzım gelen bu attıklarımız değil, değişen bir zevk ve anlayışı, dildeki bütün bir tasfiye ve tekâmüle rağmen, bize hâlâ kendilerini bir mükemmeliyet örneği gibi kabul ettiren mısralar ve beyitlerdir”(18).

             Şairin, “bazen bir mısra veya beyit, hatta bütün bir manzume, havada güneş vurmuş bir gemi küpeştesi gibi hafızamızda birden bire aydınlanır ve biz, bu eski şairlerin yaptıkları işi bir lâhzada görür ve şaşırırız” (19) dediği örnekler, öğrencilerin sevebileceği, onların duygu ve hayal dünyalarına girebilecek kadar lirik ve etkilidir.

....

мσηɐ яσѕɐ:
...

Aşk derdiyle hoşam el çek ilâcımdan tabib

Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermânındadır.

dizelerinde sevgilinin çektirdiği aşk acılarından hoşnut olan Fuzûlî’nin derman istemeyen ruh hâli, plâtonik aşkın söylemidir.

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

beyti ise, şairin yoğun biçimde yaşadığı yalnızlık duygusunun lirik bir anlatımıdır.

Lise ders kitaplarında da yer alan Su Kasidesinde;

Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Dest bûsî arzûsiyle ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

              beyitlerinde gözüne seslenen şair, gönlünde tutuşan ateşlere, göz yaşından su saçmamasını, böylesine tutuşan ateşlere suyun fayda etmeyeceğini belirterek sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürse, toprağından yapılan çanakla ona su verilmesini istemesi, ince ve zarif duyguları yansıtan eşsiz bir buluştur.

Nâm ü nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan

Düştü çemende berk-i draht itibârdan

Bâkî çemende hayli perîşân imiş varak

Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan

             gazelinde Bâkî, giden yazın bıraktığı boşlukta esen sonbahar rüzgârlarının uğultularını, dört yana savurduğu yaprakların hışırtılarını duyurur. Ağaçların tepelerinde mağrur dururken yere düşen yaprakların, kendilerini düşüren rüzgâr ve zamandan (sonbahar mevsimi) şikâyetçi olmalarını -yüksek mevkilerden düşen insanların psikolojisiyle- zengin ve derin bir anlam içinde canlandırır.

            Ders kitaplarının çoğunda yer alan, şairin renkli ve parıltılı hayal dünyasından ve güçlü duygularından yansıttığı bu gazelinin yanı sıra;

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

beytinde olduğu gibi atasözü hâline gelen hikmetli sözleri eğitici niteliktedir.

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl olmuş sana

               dizelerinde sevgiliye, imbikten geçmiş nezaketle hitap edenNedim’in, onun gül yanaklarını, şarap rengiyle bir tutma inceliği ve zarafeti;

veya,

Erişdi nev-bahâr eyyâmı açıldı gül ü gülşen

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Çemenler döndü rû-yı yâre reng-i lâle vü gülden

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

               dizelerinde ilkbaharın gelişiyle neşelenip coşarak gül bahçesinde açan güllerin, sevgilinin yüzüyle bir tutması, lâle bahçesini müjdeleyerek eğlence vaktinin başlayacağına sevinmesi, kısacası coşkulu ve arzulu ruh hâlini, öğrencilere hissettirmek, onları Lâle devri eğlenceleriyle bilgilendirmek hem zevk verici hem de öğretici olabilir.

               Gazel, kaside, mesnevî ve şarkı şekillerinde unutulmaz şiirleriyle günümüze kadar gelebilen, sanatsal yetenek ve güçleriyle Divan Edebiyatını zenginleştiren Fuzûlî,Bâkî, Nef’î, Nedim ve Galip’i tanımak, bir anlamda da saf şiiri (pure poem) tanımak, şiirin ne olduğunu da anlamak demektir. Divan şiirinin seçkin beyitleri, bu anlayışa uygun en güzel ve en anlamlı örnekler olup bilinmesi gerekir.

               “... Fuzûlî çok derin ve tesirli lirizmiyle bu edebiyat içinde bir zirve olarak yer alıyor. Bâkî, renkli hayat tablolarıyla gözleri kamaştırıyor. Nef’î muhteşem ahengiyle parlak kahramanlık sahneleri yaşatıyor ve sanatkârın psikolojik âlemini tasvirde dehâya varıyor. Nedim sevimli edası ve ince ruhuyla Divan şiirini neredeyse halka mal edecek derecede millîleştiriyor ve bugünkü saf şiiri telâkkisine uygun mükemmel şiirler veriyor. Galip, modern sembolizmi andıran olgun mısralar işliyor. Bütün bunlar Türk edebiyatı içinde Divan şiirine ihmal edilemeyecek bir zenginlik kazandırıyor. Bu bakımdan Divan şiirinin hiç olmazsa seçilmiş mısralarını tanımak bizim için zaruridir”(20).

                 Divan Edebiyatının sözü edilen parıltılarını, geçmiş yıllarda, liselerde iyi bir edebiyat kültürü almış, şimdi avukat, mühendis, doktor, banka müdürü gibi toplumda önemli görevlerde bulunan kişiler zevkle okurdu. Bir Su Kasidesini, bir Kanunî Mersiyesini, bir Nedim şarkısını tamamen bilirdi veya en az bir iki beyit ezberinde kalırdı.

               Ancak, son yıllarda, çeşitli gerekçelerle eğitim sistemindeki ölçme-değerlendirme ölçütlerinin kolaylaştırılması, kimi öğretmenlerin eski edebiyat metinlerini, dili ve konuları sebebiyle gereksiz görüp üzerinde yeterince durmaması, sadece programdaki zorunluluk nedeniyle geçiştirerek vermesi, günümüz öğrencilerinin eski metinlerdeki özellikle şiirdeki sanatlı söyleyişin, ince ve zarif duyguların, orijinal imajların ve estetik değerin farkına varmasını âdeta engellemektedir. Buna, liselerde üç yıl boyunca ağırlıklı ders saatiyle okutulan Edebiyat dersine, üniversite giriş sınavlarında üç beş soru kadar yer verildiği de eklenirse öğrenciyi eski edebiyatı sevmiyor diye suçlamak haksızlık olur.

               ÖNERİLER

               1. Divan Edebiyatı hakkındaki önyargılı, küçümseyici ve karalayıcı tavrı ile anlayışı değiştirmek gerekir. Bu edebiyatı, günümüz anlayışı ve ölçütleriyle değil de kendi döneminin tarihî, toplumsal ve kültürel koşulları içinde kendine özgü sanat anlayışıyla kabullenmek, bin yıllık bir medeniyetin kültür varlığı olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

               2. Geleneksel öğretimde olduğu üzere, metinleri, kronolojik sıra gözeterek vermek, giderek terk edilen bir yaklaşımdır. Her yüzyıldan,Divan Edebiyatının özellikle nazım türlerinde -gazel, kaside, mesnevî, rubaî, terkib-i bend, terci-i bend, şarkı- önemli eserler vermiş büyük şairler veya nesir üstatları çıkmayabilir ve öğrencinin ilgi alanına girmeyebilir. Artık, yeni yaklaşımda öğretim programlarında şairden değil de eserden hareket edilmektedir. Eser merkezli yaklaşım giderek kabul görmektedir. Öğrenci düzeyine uygun, onu, duygu, düşünce ve hayal yönüyle geliştiren, sanat değeri taşıyan eserler, onun hem zevk almasını sağlayacak hem de, kitap okuma alışkanlığı kazanıp kültürü, eski-yeni ayrımı yapmadan bir bütün olarak görüp tanımasına olanak sağlayacaktır.

              3. Zamanın,Divan Edebiyatı üzerindeki aşındırıcı ve yıpratıcı etkisi dikkate alınarak öğrenciyi bu edebiyatın metinlerini anlamaya düşünsel ve ruhsal açıdan hazırlamak yararlı olur.

              4. Öğretim programlarına, öğrencilerin ilgi, ihtiyaç, zevk ve beklentilerine cevap verebilecek, dili ve anlatımı yalın, estetik ve didaktik değer taşıyan metinlerin seçilmesine özen gösterilmelidir.

              5. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinin Divan Edebiyatıyla ilgili birikimleri, öğretme yöntemleri ve bu edebiyata yaklaşımları, öğrencilere bu edebiyatın metinlerini sevdirip öğretmede büyük önem taşır. Öğretmen “Metinler eski, dilleri anlaşılmaz” zihniyetiyle konuları geçiştirerek veya tek başına özetleyerek vermek yerine okutacağı metni döneminin veya yüzyılının kültürünü, zevkini, anlayış ve duyuşunu, dil ve anlatım özelliklerini, kısacası, bir sanat olayı olarak tanıtmayı amaçlamalıdır. Metni, soru-cevap tekniğiyle -eğer bağdaşıyorsa- günümüz yaşamıyla bağlantı kurarak öğrenciyle birlikte işlemesi etkin ve yararlı bir yoldur.

             6. Özellikle aruz kalıplarını öğretmede izlenen ezber yöntemi terk edilmelidir. Öğrenci, aruz kalıbı ezberlemekle korkutulmamalı, önemli sayılan ve çok yaygın kullanılan aruz kalıpları, en güzel beyit ve dizelerde uygulamalı olarak verilmelidir. Bugün bazıları şarkı formunda okunan bazı beyitler, bellekte kalıcılığı açısından öncelikle tercih edilmelidir.

             7. Sınavlarda, dili ağır, anlatımı mecazlı ve sanatlı, fikir dokusu karışık metinlerden sorular sorarak bu edebiyatı, öğrencinin başarısızlığına neden olabilecek bir malzeme yapmamalıdır.

             8. Divan Edebiyatının en güzel beyitlerinden oluşan, öğrencinin anlama-kavrama kapasitesine uygun, dili yalın örneklerden oluşan, çevirisi sağlıklı, Millî Eğitim Bakanlığı tavsiyeli bir antoloji oluşturarak öğrencinin yararına sunulabilir.


(*)Doğu Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

(1)İsmail Ünver,“Eski Türk Edebiyatıyla İlgili Sorunlarımız”, Türk Dili Dergisi, Ağustos, 1993, Sayı:500, s.119-121.

(2)Kenan Akyüz, “Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri”, Türkoloji, C:II,Ankara, 1965, Sayı:1, s.17.

(3) Kenan Akyüz, a.g.m., s.24.

(4)Ünver, a.g.m., s.123.

(5)Âgâh Sırrı Levent, Dil Üstüne,T.D.K.Yayınları, Ankara, 1973, s.111.

(6)Levent, a.g.m., s.111.

(7)MehmetKaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1993, s.160.

(8) Mehmet Deligönül,“Divan Şiirinden Günümüze”, Türk Dili Dergisi,Aralık, 1976, s.94.

(9) Adnan Siyadet Tarlan, “Ali Nihat Tarlan Hayatı ve Eserleri”, KültürBakanlığı Yayınları, Ankara, 1995, s.96.

(10) Ünver, a.g.m., s.123.

(11)Ünver, a.g.m., s.124.

(12)Rüştü Şardağ, Klâsik Divan Şiirimiz, İstanbul, 1976, s.10.

(13)Hikmet Dizdaroğlu, “Divan Şiirini Sevdirmek”, Türk Dili, Aralık 1976, s.688.

(14)Ünver, a.g.m., s.122.

(15)Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul, 1969, s.187-188.

(16)Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği,Akba Kitapevi, İstanbul, 1946, s.34.

(17)Yahya Kemal, Edebiyata Dair,İstanbul Fetih Cemiyeti,Baha Matbaası, İstanbul, 1971, s.259.

(18) Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s.186-187.

(19)Tanpınar, a.g.e., s.147.

(20)Vasfi Mahir Kocatürk, Divan Şiiri Antolojisi,Varlık Yayınları,İstanbul, 1947, s.5



--------------------------------------                  ----------------------------------               ------------------------------           ------------------



Milletlerin kendi özgeçmişleriyle,kültür yapılarıyla doğru orantılı edebiyatları vardır.

Türk milleti olarak bizim edebiyatımız ve onun bir bölümü her ne kadar zaman zaman inkar edilmiş,anlaşılamamış,yok sayılmış olsa bile dünyanın sayılı edebiyatlarındandır.

Türk milletinin varoluşundan bu yana yaşadıkları,hayat tecrübesi,sanat anlayışı, medeniyeti edebiyatına yansımıştır.Edebi eserler,yüzyıllardan bu güne kadar her dönemin toplumsal ve kültürel özelliklerini,insanlığı ve insani değerlerini farklı açılardan ele almış,anlatmıştır.             

          Bir milletin geçmişteki düşünce yapısını,hayat tarzını,kültür ve medeniyet birikimini, dünya görüşünü gelecek nesillere aktaran en önemli araç edebi eserlerdir.Dolayısıyla eserlerin incelenmesi,yazılış maceraları bize geçmişteki bilmediğimiz dünyaların kapısını açacaktır.Hayat şartlarının ve düşünce sisteminin değişmesi,Osmanlıya ait herşeye iyi-kötü ayırdetmeden karşı tavır koyan bir sözde aydın kitlesi sayesinde insanımız yıllardır eski edebiyatımızı tanıyamamış veya yanlış tanımıştır.Ancak son yıllarda yapılan objektif çalışmalar bize atalarımızı anlatan geçmişle bağımızı tekrar kurmamızı sağlayabilecek bir adım niteliğindedir.

          Milletleri en güzel bir şeklide tanıyabilmenin yolu onların edebiyatlarını öğrenmekten geçer. Edebiyatımız da toplumun duygu , düşünce , kültür ve medeniyet değişimine ayak uydurmuş , zaman içinde farklı özellikler göstermiştir.

          Divan Edebiyatı Türklerin 11.yüzyılda Islam dinini kabul etmesiyle Maveraünnehir’de başlamış , 13. yüzyıldan itibaren gelişmesini Anadolu’da sürdürmüştür.

          Bu edebiyat Islam kültürüne dayalı olarak Arap ve Fars edebiyatlarının tesiri altında meydana geldiğinden “ Islami Türk Edebiyatı “ diye de anılır.Belirli bir kültür seviyesine ulaşmış ,eğitimli kişilere hitab etmesi sebebiyle “ Yüksek Zümre Edebiyatı “ da denilmektedir.

          Divan Edebiyatı, Islam dininin tesiri ile ortaya çıkmış olsa da , Iran ve Arap edebiyatlarının ve onların medeniyetlerinin izleri görülse de, zamanla bu tesirden kurtulmuş , kendine has bir takım özellikler kazanarak millileşmiştir . Türk kimliğini bulmuş ,bağlı olduğu medeniyet ve kültür dünyasının zevkini , estetiğini , sanat anlayışını aksettirmiştir. Yine aynı şiirlerde halkın örf ve adetleri , hayat bakışı , kılık-kıyafet , düğün ,sünnet eğlenceleri , devletin işleyişi ,bazı aksaklıklar dile getirilmiştir.

          Divan Edebiyatı’nın halktan ve günlük hayattan kopuk olduğu iddiasının ne kadar boş olduğu verilecek örneklerde görülecektir.Şu inkar edilemez bir gerçektir ki Divan şiiri , bir hayaller dünyasıdır.Stilize edilmiş bir tabiat anlayışı hakimdir. Tabiat tasvirleri , hayvan , bahar,yaz ,kış ,yaz mevsimlerini tasvirleri şairlerin hayal gücü ile süslenmiş , kalıplaşmış motifler halindedir.Bu bir gelenektir ve daha sonra gelen şairler aynı hayalleri daha güzel söylemek için yarışırlar.

мσηɐ яσѕɐ:
Aşk bu edebiyatın vazgeçilmez konusudur.Aşık daima bahtsız ,sevgili ise vefasız ve zalimdir.Acı çektirir.Bu, platonik bir aşktır. Bu şiir anlayışında ideal insan , maddeye değer vermemeli, dünya nimetlerine itibar etmemelidir . “ Rind “ adı verilen , malda mülkte gözü olmayan , insanların ilgisinden rahatsız olan , hoşgörülü bu insan tipi, hep itibar görmüştür. Şair de kendisini böyle gösterir.



          Divan Edebiyatı , şiir ağırlıklı bir edebiyattır.Nesirden çok nazma değer verilmiş, bu alanda söz ustalığı yapmak gayretine düşülmüştür . Divan şiiri beyitlerle kurulur . Beyit sayısına , kafiye düzenine ve konularına göre isimler alan şiir şekilleri ; gazel ,kaside , mesnevi, musammat , terkib-i bent , terci-i bent , rubai ,kıta , mürfed...dir.

          Divan Edebiyatı’nın bir imparatorluk edebiyatı olduğu unutulmamalıdır.Çok geniş bir sahaya yayılmış bir bahçede elbette değişik renkler , değişik tad ve kokular bulunacaktır . Burada güzeller hep selvi boylu , kirpikleri ok, kaşları yay, gözleri ahu ,saçları sümbül ,ağızları gonca ,yanakları gül olsa da , öyle hayal edilse de bizim insanımız bizim dilimizle anlatılır.

          Agah Sırrı Levend, Divan Edebiyatı’nı başlı başına bir alem olarak nitelendiriyor ve şöyle diyor : “Her gün biraz daha kesifleşen bir sis tabakası altında örtülüp giden bu alemin karanlık köşelerini aydınlatmak , bu suretle artık tarihe mal olmuş bulunan bu fikir , his ve hayal dünyasını tespite çalışmak en büyük emelimizdir.”

          Divan Edebiyatı üç beş eserden müteşekkil değildir.Bu dönemin dili hakkında bir kaç esere bakarak hüküm vermek yanlış olur.Süleyman Çelebi’nin Mevlid ‘i , Nabi’nin Hayriyye’si gibi dili sade, yazıldıkları zaman ve sonrasında halk tarafından çok okunan eserler mevcuttur.Bu edebiyatın içinde meydana getirilmiş olan Kuran tefsirleri , Hadis tercümeleri , mevlidler, siyerler, miraciyeler ,dini-destani halk hikayeleri, seyahatnameler, o gün halkın, dilini kolayca anlayabildiği eserlerdir . Divanların içindeki şiirlerin hemen hepsi yazıldıkları dönemde insanımızın anlayabildiği ve zevk alarak okuyabildiği sadeliktedir. Divan şiirinde bize yabancı gelen kelimeler, bugün kullanılmadığı için anlaşılamamaktadır.           Halbuki çağında bu eserler halkın ekseriyeti tarafından okunup anlaşılıyordu.







          Biz bu çalışmamızda Divan şiirlerinden bir olaya dayalı olanları, hikayeleri ile birlikte vermeye çalıştık.Anlatılanların çoğu elbette rivayetlerdir . Kayda geçmiş olanları olduğu gibi , söylenti halinde yayılmış , bu arada değişmiş , bir kaç şekilde anlatılan hadiseler de vardır.





AHMEDI ( 14.yüzyıl)



          Ahmedi , 14.yüzyılda yaşamış Anadolu Türkçesi’nin en başarılı şairlerindendir.Öğrenimine Kütahya’da başlamış, sonra Mısır’a giderek tahsil hayatını orada tamamlamış , ilmini geliştirmiştir. Anadolu‘ya döndüğünde Sultan I.Murad’ın himayesine girmiş , sonraları Yıldırım Bayezid’in sohbet arkadaşı olmuş, padişahtan büyük iltifat görmüştür.

          Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki çekişmeyi ve savaşı gören, sevdiği padişahın yenilgisine çok üzülen şair , Timur tarafından da takdir edilmiş , fakat bu zalim hükümdarı bir türlü sevememiştir.

           Bazı kaynaklarda Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur bir hikayenin aslında şair Ahmedi ile Timur arasında geçtiği rivayet edilir .



          “ Şairin olgunluğuna ve tespitlerinin isabetine güvenen Timur , bir hamama bir gün bir çok güzeli toplamış . Bunları teker teker Ahmedi’nin önünden geçirip ,

          -Molla , sen güzelden anlarsın ,bunlara bir değer biç ,der.

          Ahmedi , her güzele , kimisi şu kadar altın ,kimisi şu kadar gümüş diyerek doğru değer biçince Timur ,

          -Bre Ahmedi , bana da bir değer biç, benim değerim ne kadardır ? der.

          Ahmedi ,” Sen seksen akçe edersin .” cevabını verir . Timur ,

          -Nasıl olur ? diye itiraz eder.Şu belimdeki peştamalın değeri seksen akçedir .

          Ahmedi ise ,

          -Benim de değer biçtiğim odur , yoksa sen beş para etmezsin , cevabını verir .”



          Timur’un bu cevaba hiddetlenmediği , aksine cesaretinden dolayı şaire iltifatlarda bulunduğu söylenir .Fakat şair Ahmedi’nin yıldızı Timur ile hiç bir zman barışmamıştır.

Timur’un ölümü dolayısı ile şu mısraları söylemiştir .

         

          Felek yire gövürüben Temur’u

          Konukladı et ile mar u muru





felek:Dünya,kader

gövürüben:geçirerek

konukladı :ziyafet verdi

mar u mur :yılan ve karınca



ERZURUMLU KADI DARİR ( 14.yüzyıl)





          Doğuştan kör olmasına rağmen hafızası çok kuvvetli olan ve bu sayede Islam ilimlerini ve Arapça’yı çok iyi öğrenen Darir , aynı zamanda iyi bir şairdir . Darir , gözleri görmeyen ama demektir.

          Şair , 1377 yılında Mısır’a gitmiş ,Mısır sultanlığına bağlılığını bildirip , intisap etmek istemiştir.Ilminin genişliği , sohbetinin güzelliği sayesinde sultanını meclisine kabul edilen şair, kendisi hakkında şunları söylüyor .” Gerçi gözsün kişinin gözü yoktur ,ancak hafızası kuvvetli olur ; sözü gönlünde toplamaya , hatırda tutmaya kuvvetinin tesiri olur.”

          Darir , Mısır’da hükümdarın yanında beş yıl kalmış ,sultanın toplantılarına, şiir meclislerine katılmıştır . Hükümdar bir gün Darir’e demişti :



          Gel ey gözsüz bana bir sire söyle

          Kim anda suret ü hem siret olsun

          Hem anda ilm anılsın adl anılsın

          Içinde ma’ni vü ma’rifet olsun

          Bize eğlence olsun dinlemekde

          Yüregümüze dahı kuvvet olsun



          Darir , hükümdarın bu isteği üzerine Kitabu Siretü’r-Resulullah adlı Arapça bir kitabı Türkçe’ye çevirmiş ve Türk diline kıymetli bir eser kazandırmıştır.





sire:peygamberin hayatından kısa bir anekdot

suret :görünüş,kılık

siret:bir kimsenin içi,hali,tavrı,ahlakı.Hal tercümesi

adl:adalet

ma’ni :mana

ma’rifet:herkesin yapamadığı ustalık

dahı:dahi





ŞEYHİ (15.yüzyıl)



          Sultan I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhi, Iran’da hekimlik, tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır.Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanı

açmış,eczacılık ve hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir.Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük

ihsanlarda bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş,Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’ye

tımar olarak vermiştir.Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve onu döverler.Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır,şaire ihsanlarda bulunur.

          Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir.Şeyhi,bu eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir.Eserin kahramanı bir eşektir.Hakettiğinden fazlasını ister.Çayırda gördüğü ....lere özenir.Onlar gibi olmayı ister.Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.

          Hikaye şöyledir;



          Bir eşek var idi zaif ü nizar

          Yük elinden katı şikeste vü zar



          Gah odundu vü gah suda idi

          Dün ü gün kahr ile kısuda idi

          .........

          Arkasından alınsa palanı

          Sanki it artığıydı kalanı



          Birgün ıssı ider himayet ana

          Yani kim gösterir inayet ana



          Aldı palanını vü saldı ota

          Otlayarak biraz yürüdü öte



          Gördü otlatda yürür ....ler

          Odlu gözler ü gerlü göğüzler

          .........

          Boynuzı bazısının ay bigi

          Kiminün halka halka yay bigi

          ........

          Var idi bir eşek firasetlü

          Hem ulu yollu hem kisayetlü



          Ol ulu katına bu miskin har

          Vardı yüz sürdü dedi ey server

          .........





          Bugün otlakda gördüm ....ler

          Gerüben yürür idi göğüzler



          Yok mudur gökde bizim ıldızımız

          K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz

          ........

          Böyle cevab verdi pir eşek

          K’ey bela bendine esir eşek



          Dün ü gün arpa buğday işlerler

          Anı otlayıp anı dişlerler



          Bizim ulu işimiz odundur

          Od uran içimize o dundur

          .........

          Gezerek gördü bir göğermiş ekin

          Sanki dutardı ol ekin ile kin



          Yiyerek toydı karnı çağnadı

          Yuvalandı vü biraz ağnadı



          Çıkarır har çün enkerü’l-esvat

          Ekin ıssına arz olur arasat



          Ağaç elinde azm-i rah etdi

          Tarlasını göricek ah etdi



          Yüreği soğumadı söğmeg ile

          Olımadı eşeği döğmeg ile



          Bıçağını çekdi kodı ayruğunu

          Kesdi kulağını vü kuyruğunu



          Uğrayu geldi pir eşek nagah

          Sordı halini kıldı derd ile ah



          Batıl isteyü hakdan ayrıldım

          Boynuz umdum kulakdan ayrıldım

         

          Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.







zaif:zayıf

nizar:zayıf,halsiz

katı:çok

şikeste:kırık

zar:ağlayan,inleyen

gah:bazen,kah

kısu:üzüntü

palan:eşeğe vurulan eğer

ıss:sahip

himayet:koruma

ana:ona

inayet:yardım,iyilik

odlu:ateşli

gerlü:gerili

firasetlü:anlayışlı,bilgin

bigi:gibi

kiyasetlü:akıllı,zeki

har:eşek

server:başkan,reis

ıldız:yıldız

dun:alçak

göğermiş:yeşermiş

toydı:doydu

çağnadı:şarkı söyledi

ağnadı:yattı

çün:çünkü

enkerü’l-esvat:seslerin en çirkini

arasat:mahşer yeri

azm-ı rah:yola çıkmak

ayrug:başkası

pir:yaşlı

nagah:ansızın

batıl:Hak olmayan

мσηɐ яσѕɐ:
          SÜLEYMAN ÇELEBİ ( 15.yüzyıl)



          Mübarek günlerin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi 15.yüzyılda Bursa’da yaşamış,Yıldırım Bayezid devrinin ünlü şeyhi Emir Sultan’a intisab etmiştir.Bursa’da Ulu Cami’in imamıdır.Mevlid’in asıl adı “Vesiletü’n-necat” tır.

          Süleyman Çelebi “Vesiletü’n-necat” ını bir dava ve bir iddia üzerine yazmıştır.1409 yıllarında Ulu Cami’in imamı olduğu sırada Iranlı bir vaizin “La nuferriku beyne ehadin min rusulihi”(Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.) ayetini yanlış yorumlaması Süleyman Çelebi’yi çok kızdırdı.Vaiz bu ayete dayanarak Allah’ın, peygamberleri arasında hiç fark gözetmediğini,o halde Hz.Muhammed’in Isa Peygamber’den daha üstün tutulamayacağını söyledi.Halbuki bu ayet Allah’ın değil,kulların dilinden söylenmişti.Aslında Acem vaiz,Fetret devrini yaşayan Osmanlıları yıpratmak,halkı birbirine düşürmek maksadıyla bilhassa böyle söylüyordu. Müslümanların Hz.Muhammed’e olan saygı ve sevgisini zedelemeye çalışıyordu.Işte Süleyman Çelebi bu kötü niyetlileri susturmak,Hz.Muhammed’in bütün peygamberlerden üstün,en son peygamber olduğunu isbatlamak,şii-batıni akımlara karşı ehl-i sünnet görüşünü savunmak için “Vesiletü’n-necat” adlı eserini yazmıştır.



          Mevlid’den



          Allah adın zıkredelim evvela

          Vacip oldur cümle işte her kula



          Allah adın her kim ol evvel ana

          Her işi asan eder Allah ana

          ............



          Aşk ile her ikm ki dinlerse bunu

          Açıla gönlünde rahmet gülşeni



          ...................



          Amine hatun Muhammed anesi

          Olsadeften doğdu ol dür danesi



          Çünki Abdullah’tan oldu hamile

          Vakt erişti hafta vü eyyam ile



          Hem Muhammed gelmesi oldı yakin

          Çok alametler belirdi gelmedin



          .............







          Ol gece kim doğdı ol hayru’l-beşer

          Anesi anda neler gördü neler

          .............



          Dedi gördüm ol habibün anesi

          Bir acep nur kim güneş pervanesi



          Berk urup çıktı evimden nagehan

          Göklere irdi vu nur oldı cihan



          Indi göklerden melekler saf saf

          Ka’be gibi kıldılar evim tavaf



          Hem heva üzde döşendi bir döşek

          Adı Sündüs döşeyen anı melek



          Üç alem dahi dikildi üç yere

          Her birisi eydeyim nire nire



          Mağrib u başrıkta ikisi anın

          Biri damında dikildi Ka’be’nin

         

          Bildim anlardan ki ol halkın yeği

          Kim yakın oldu cihana gelmeği



          Çünki bu işler bana oldı yakın

          Ben evimden otururken yalnızın



          Yarılıp divar çıktı nagehan

          Üç bile huri bana oldı ayan



          Çevre yanıma gelip oturdılar

          Mustafa’yı bir birine muştılar



          Dediler oğlın gibi hiç bir oğul

          Yaradılalı cihan gelmiş değil





          vacip:Farz derecesine yakın bulunan,yapılması gereken

          cümle:Bütün

          asan ider:Kolaylaştırır

          ana:Ona

          dürr:Inci

          eyyam:Günler

          Hayrü’l-beşer:Insanların en hayırlısı

          habib:Sevgili

          acep:Acaip

          berk:Şimşek

          nagehan:Ansızın

          alem:Bayrak,sancak,işaret

          dahı:Dahi

          eyitmek:Söylemek

          mağrıb:Batı

          maşrık:Doğu

          yeğ:Üstün

          yakin olmak:Kat’i olarak bilme

          ayan:Açık,belli,meydanda

          muştu:Müjde



          NECATİ BEY   (15. yüzyıl)



          Şair Necati Bey, Fatih Sultan Mehmed’in dikkatini çekmek istemektedir. Padişahın sohbet arkadaşı ve sadrazam Mahmut Paşa’nın akrabası olan Yorgi Amiruki’nin külahına, padişahla satranç oynamaya giderken bir gazeleni sıkıştırır. Külahtaki kağıt padişahın dikkatini çeker. Okur ve çok beğenir. 17 akçe ve Divan Katipliği ile Necati Beyi mükafatlandırır. Daha sonraları Necati Bey’in Fatih’e üç kaside daha yazdığı bilinir.



          Eser itmez nidelüm ah-ı sehergah sana

          Meğer insaf vire dostum Allah sana



          Hoş olur sohbet-i mey gecede mehtap olıcak

          Nur saç meclise gel kim demişüz mah sana



          Nidelüm devr sunarsa sana şerbet bana zehr

          Bu cihan böyle olur gah sana gah sana



          Levh-i çehremde okumağa hikayat-ı gamı

          Geceler subha değin şem’ tutar ah sana



          Göz yaşı encümeni rehber idünmezse eğer

          Şeb-i gamda iremez aşık-ı gümrah sana



          Gece gelmeyeceğin sohbete ey dil biliriz

          Hele var gör ki ne yüzden toğar ol mah sana



          ............



          Ey Necati taş iken lal ide hurşid gibi

          Bir nazar eyler ise himmet ile şah sana.





ah-sehergah:Seher vakti inleme

sohbet-i mey:Içki sohbeti

olıcak:Olunca

mah:Ay

gah:Bazen,kah

levh-i çihre:Yüz

hikayat-ı gam:Acı,keder hikayeleri

subh:Sabah

şem:Mum

encüm:Yıldızlar

şeb-i gam:Gam gecesi

aşık-ı gümrah:Yolunu şaşırmış aşık

toğar:Doğar

la’l:Kırmızı ve değerli bir süs taşı

hurşid:Güneş

himmet:Gayret, emek

nazar eylemek:Bakmak





AHMET PAŞA (15. yüzyıl)



          XV. yüzyılda yaşamış olan Ahmet Paşa, dönemin konuşma dilini şiirlerine yansıtmış olmanın yanında bir devlet adamıdır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve sohbet arkadaşıdır. Osmanlı Sarayı’nda görev yapmış vezirmliğe kadar yükselmiştir.

           Şiirlerinin çoğunda aşk ve tabiat güzelliklerini işleyen şairin gözdelerinden birine aşık olduğu söylenir. Fatih Sultan Mehmed, Ahmet Paşa’yı çok sevmesine rağmen olan bitenden rahatsız olmuş, bu davranışı Saray gelenek ve göreneklerine hakaret saymış ve Ahmet Paşa’yı Yedi Kule Zindanlarına kapattırmıştır.

          Yedi Kule Zindanlarında ölüm korkusuyla yaşamış olan şair, çok zor ve acı günler geçirir. Orada aklına bağışlanmak için bir kaside yazmak gelir. Ve ünlü kerem kasidesini yazar.



          Ey muhit-i keremin katresi umman-ı kerem

          Bağ-ı cud ebr-i kefinden dolu baran-ı kerem



          .......

         

          Ayağı toprağıdır cevher-i iksir-i hayat

          Asitanı tozudur sürme-yi ayan-ı kerem



          Açılır hulk-ı nesimiyle gül-i gülşen-i cud

          Bezenir lütf-i zülaliyle gülistan-ı kerem



          .........



          Gün gibi saltanatın topu göğe ağsa ne ta’n

          Sana sunuldu bu meydanda çü çevgan-ı kerem



          Kul hata etse nola aff-ı şehinşah kanı

          Tutalım iki elim kandayımış hani kerem



          Ahmedim gam makası kesti dilim şem’ gibi

          Sana ruşen diyemez halini sultan-ı kerem



          Ahmet Paşa son arzusu olarak zindan görevlilerinden şiirin, padişaha ulaştırılmasını ister. Şiirden iyi anlayan, kendisi de şair olan Fatih Sultan Mehmed, kasidenin güzelliği karşısında duygulanır, yanındakilere “Böyle güzel şiirler yazabilen bir aşk adamına biz zarar vermemeliyiz” diyerek, şairi affeder.

          Ahmet Paşa bundan sonra Saray’daki eski yerini alamaz. Bir rivayete göre de Fatih tarafından Tuti Hatun biriyle evlendirilmiştir.



muhit-i kerem:Cömertliği ile etrafı kuşatan

katre:Damla

umman-ı kerem:Cömertlik denizi

bağ-ı cud:Cömertlik bağı

ebr-i kef:Yağmur bulutu

baran-ı kerem: Cömertlik yağmuru

cevher-i iksir-i hayat:Hayat iksirinin özü

astan:Eşik

sürme-i ayan-ı kerem: Cömertlik meclisinin sürmesi

hulk-ı nesim: Rüzgarın tabiatı, huyu

gül-i gülşen-i cud: Cömertlik bahçesinin gülü

lutf-ı zülal: Soğuk, güzel suyun lutfu

gülistan-ı kerem: Cömertliğin gül bahçesi

ta’n: Yerme, ayıplama

ağsa:Yükselse , çıksa

çü:Çünkü

cevgan-ı kerem:Cömertlik değneği, bastonu

kanı:Hani

şem:Mum

ruşen:Açıkça









          Bu bahsi, daha sonra Fatih’in de nazire yazdığı Ahmet Paşa’nın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim:



         



Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim

Pay -mal eyledi bu zülfü seman-sa nidelim

Kul edinmezdi güzeller bizi illa nidelim

Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül..



hak:Toprak

heva:Heves, istek

pay-mal:Ayak altında kalmış, çiğnenmiş

zülf-i semensa:Sevgilinin yasemin kokulu saçı



MİHRİ HATUN (15. yüzyıl)



          XV. yüzyılın hanım şairlerinden Mihri Hatun, şairlikte Necati Bey’i kendisine örnek almış, ona benzemek istemektedir. Her yazdığı şiiri şaire gönderir fikrini almak ister. Bir rivayete göre Necati Bey, bundan hoşnut değildir. Kızdığını ve şu mısraları yazdığını Latifi söyler:

          Ey benüm şi’rime nazire diyen

          Çıkma rah-ı edepten eyle hazer

         

          Dime kim işte vezn ü kafiyede

          Şiirüm oldu Necati’ye hem-sar



          Harfi üç olmağ ile ikisünün

          Bir midür filhakika ayb u hüner







          diyen: Söyleyen, yazan

          nazire:Örnek , karşılık

          rah-ı edeb:Edeb yolu

          hazer eyle : Sakın, çekin, dikkat et

          hem-sar :Arkadaş, yakın

          filhakika:Hakikaten, gerçekten, doğrusu

          ayb :Ayıp

                   

          II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında Amasya’da yaşayan, güzelliği ve şairliği ile ünlü Mihri Hatun’un Necati Bey’e hissi yakınlığı olduğu ve duygularını mısralarla ifade etmeğe çalıştığı bilinir.



          Ben umardım ki seni yar-ı vefa-dar olasın

          Ne bileydim ki seni böyle cefa-kar olasın



          Reh-i aşkında neler çektüğüm ey dost benüm

          Bilesin bir gün ola aşka giriftar olasın



          Beni azade iken aşka giriftar itdün

          Göreyim sen de benim gibi giriftar olasun

         

          Beddua etmezem amma Huda’dan dilerim

          Bir senin gibi cefa-kara heva-dar olasun



          Şimdi bir haldeyüz kim, ilenen düşmanına

          Der ki, Mihri gibi sen dahi siyeh-kar olasun





          yar-ı vefadar:Vefalı sevgili

          cefa-kar:Cefa, eziyet eden

          reh-i aşk:Aşk yolu

          giriftar:Tutulmuş, yakalanmış,esir

          heva-dar:Yar, dost, aşık

          ilenmek:Beddua etmek

          siyeh-kar:Günahkar, günaha giren

          azade:Hür, serbest



          Necati Bey’in de Mihri Hatun için “Mihr u Mah” adlı bir mesnevi yazdığı söylenir ise de eserin hiç bir nüshası ele geçmemiştir.



AŞIK PAŞAZADE (15. yüzyıl)



          F a t i h’ i n Ö l ü m ü

         

          Fatih Sultan Mehmed çağ açıp çağ kapayan, sanatkar, alim ve büyük devlet adamı. Bu büyük padişahın hayatıyla olduğu kadar, ölümüyle ilgili rivayetler var. Aşıkpaşazade, Fatih’in suikaste kurban edildiğini şöyle anlatıyor:

          “Vefatına sebep ayağında zahmet vardı. Tabipler ilacından aciz oldular. Sonra bütün tabipler toplandılar. Oy birliği ile karar verdiler. Ayağından kan aldılar. Sancısı daha da arttı. Şarab-ı fariğ verdiler Allah’ıh rahmetine vardı.



          Tabibler şerbeti ki verdi Han’e

          O han içti şarabı kane kane



          Ciğerin doğradı şerbet o hanın

          Hemin dem zari etti yane yane



          Didi neyçün bana kıydı tabibler

          Boyadılar ciğer-i canı kane

         

          Isabet etmedi tabib şarabı

          Tımarları kamu vardı ziyane



          Tabibler hane çok taksirlik ittü

          Budur doğru sözüm düşme gümane.



hemin:Hemen

zari etmek: Ağlayıp sızlamak

isabet etmedi :Iyi gelmedi, fayda vermedi

tımar:Yara bakımı

kamu:Bütün

taksirlik etmek :Kusur etmek

güman :Şüphe

şarab-ı fariğ :Sakinleştirici

şarab:Ilaç



CEM SULTAN ( 15.yüzyıl )



          Şehzade Mustafa vefat ettiğinde Şehzade Bayezid 34 yaşında Isstansul’da tahta oturur. 23 yaşındaki Konya valisi Şehzade Cem , Bursa üzerine yürüyerek adına hutbe okutup...ke bastırır ve ağabeyine elçeler göndererek kendisinin Anadolu’da , onun da Rumeli’de hükümran olmasını teklif eder. Sultan II. Bayezid devletin taksim kabul etmeyeceğini söyleyerek teklifi reddeder.

          Sultan II.Bayezid Bursa üzerine yürür , Cem Sultan yenilir ve Konya’ya çekilir. Daha sonra Kahere’ye geçer . Orada iken hacca gitmeye niyet eder. Hacı olan ilk Osmanoğlu’dur.Duygularını şiirlerinde şöyle ifade eder.



          Olsan şahenşah-ı Rum olmazdı hacc nasibin

          ................... ................... ................... ..............

          Kabetullah’a varıp bir kez tavaf itdüğin

          Bin Karaman bin Acem bin mülk-i Osman’dur



şahenşah-ı Rum :Anadolu’nun hükümdarı

Acem:Iran

mülk-i Osman:Osmanlı ülkesi



          Cem Sultan böyle söyler ama , devlete sahip olma iddiasından da vazgeçmez.Konya’yı Ankara’yı kuşatır. Sultan Bayezid “Kudüs’te otur , tahsilatını vereyim, saltanat davasından vazgeç.” Diye elçi gönderir. Kabul etmez . Daha sonra Rodos’a geçer.Şövalyeler onun Fransa’ya götürürler.Rodos şövalyeleri , Sultan’ı Fransa kralı ile anlaşmış olan Papa’ya teslim ederler. Roma’ya getirilir.Papa Cem Sultan’a Hıristiyanlık teklif eder . Büyük bir Haçlı ordusunun hazırlandığını, Istanbul üzerine yürüyeceğini , kendisini de padişah yapacaklarını, bunun için onlara yardımcı olması gerektiğini söyler. Cem Sultan “Ben dinimi , değil Osmanlı Sultanlığı için , dünya padişahlığı için bile değişmem. “Cevabını verir.Yaptığı yanlışın farkına varan Sultan , varlığının Osmanlı aleyhine kullanılamasına engel olmak için , öldüğü haberini etrafa yaymağa çalışır. Bu hazin hikayenin bilinen yönü. Bir de iki düşman kardeşin birbiriyle mısralar vasıtasıyla mektuplaşması vardır.Cem Sultan, Bayezid Han’a



          Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan

          Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne



          diye sorar. Hakan ağabeyi cevap verir.

         

          Çün zur-ı ezelde kısmet olınmuş bize devlet

          Takdire rıza vermeyesün böyle sebeb ne



          Haccü’l-haremeynüm deyüben davi kılırsun

          Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne







          Birbirleriyle atışmaları da kavgaları da nezaket içinde.Elbette saray ehline yakışan da budur .



bister-i gül:Gül gibi yatak

şevk:Keyif, neşe, sevinç

handan:Sevinçli, gülen

külhan-ı mihnet:Gam, keder, dert ocağı

ruz-ı ezel:Başlangıç (kaderin yazıldığı gün)

Haccü’l-Haremeyn:Zamanında şeri merasime uyarak Mekke ile Medine’yi ziyaret eden kimse

diyüben:Diyerek

davi kılmak:Iddia etmek

saltanat-ı dünyevi: Dünya saltanatı

...

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa